Kalan hayatımın birinci günü
Modern bilim anlayışı oldukça yalın bir ilkeye dayalıdır: her sav yanlışlanabilir olmalı. Öyleyse, potansiyel olarak yanlışlanamayacak hiçbir bilgi bilimsel değildir. Bilimsel nitelikte olmayan doğrular, yani dogmalar üzerine sonsuz sayıda kurgu geliştirmek mümkün. Öte yandan, bilimsel bir kuramı çürütmek için onun karşıtı olan sadece bir tek olgunun varlığını gözlemek yeterli olacaktır. Her ne kadar bilim felsefecileri (yoksa filozof mu demeliyim) tarafından bu modern bilim anlayışımız zaman zaman ağır eleştirilere uğrasa da bugünkü yaygın paradigmaya göre bilimsel her bilgi, sav ve kuram her an yeni bir olgu veya gözlemle yanlışlanabilir; çünkü tüm düşünce çıkarımlarının “mutlak” doğruluğunu kanıtlamak için sonsuz sayıda deney veya gözlem gerekir ki bu da insan ürünü olan bilimsel yöntemin doğasında mevcut değil. Sanırım, kedilerin takıntılı deneysel bilimciler olduğu iddia edilebilir; aksi halde neden her seferinde masadaki gözlüğün yere düşüp düşmeyeceğini test etsinler ki?!!
Böyle uzun ve sıkıcı bir girizgâhın sebebine gelince; aslında niyetim bunaltmak ya da ilgi çekmek değil; sadece neye dair düşündüğümüz, yazdığımız, konuştuğumuz, tartıştığımızı bazen gözden kaçırabileceğimizin endişesiyle biraz da telaşla ilk satırlarım ağdalı bir üsluba büründü. Niyetim telaşlı yazmak da değil; metro, metrobüsün kapısından çıkmaya çalışırken kimse daha çıkamadan içeri girmeye çalışan insanların refleksif telaşı değil yani. Dedim ya, neye dair düşündüğümüzü bilmek.
Oğuz Atay bir keresinde şunları yazmıştı günlüğüne: ‘Kimse dinlemiyorsa beni –ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda, bana, bunu da yaptınız.’
Şundan eminim ki hemen hemen herkes -yani meramını konuşarak, yazarak anlatabilen herkesi kastediyorum- mutlaka diğer insanlar tarafından tam olarak anlaşılmadığını düşündüğü anlara ve/veya anılara sahiptir. İşte bu duyguyu en etkili dile getiren Oğuz Atay olmuş bence. Benim satırlarımda o derinlikteki entelektüel düşünüş ve mizah duruşunu beklemek hayalcilik olur elbette. Ancak, düşünüp de kelimelere dökmeyi beceremediğim zamanlarda feyzalacak böyle güçlü bir beynin izlerine sıklıkla ihtiyaç hissediyorum doğrusu.
Tekrar bilimselliğe dönelim: ‘Kimse dinlemiyorsa beni…’ Yani varsayım, kimsenin beni dinlemediği. Biraz önce söylemiştim, hemen hemen herkes bu şikayeti bazen hisseder. Öyleyse, bilinçli veya bilinçsiz herkesin muzdarip olduğu bu dert, bilimsel olarak gerçekten var mı? Kısacası kimsenin, kimseyi dinlemediği bilimsel bir doğru mu?? Pek zannetmiyorum. Hayatımız boyunca gerçekten her birimize kulak verip dinleyen, hatta dinlemekten keyif alan ve belki de kendimiz kadar bencilce düşünmeyen insanlarla yaşamı paylaşma şansımız çıkabiliyor. O halde, bir kişinin bile beni istediğim gibi dinlemiş olması “kimse beni dinlemiyor” savını bilimsel olarak çürütmektedir. Birinin bizi kısacık bir an için dahi dinlemesi, yalnızlık çıkarımını geçersiz kılar. O an yaşandı veya yaşanması muhtemel; ama sonsuza dek sürmeyecek! Kimsenin bir başkasını bütün ömrü boyunca dinleyeceğini ummak fazlasıyla şımarıklık olur. Türümüzün binlerce yıllık serüveninde bile “ömürlük” dinleyici bulmak herhalde çok düşük bir olasılıktır. Her neyse, vurguladığım nokta da zaten kimse için böyle bir tür uzay-zaman esaretini gönüllüce kabullenmesini beklemek değil; bir umut anından bahsediyorum: birinin bir başkasına içtenlikle kulak verebilmesi umudu. O “bir başkası” genellikle ve bencilce hep “ben” olsa da bu umut kırıntısını farkında olarak ya da olmayarak taşıyorum. Cemal Süreya’nın söylediğine bütün benliğimle inanmak istiyorum:
Umut’un içinde mut varsa
Umutsuzluğun da içinde umut
Giriş, gelişme buraya kadar. Sonucu bağlamak için ise henüz erken. Çünkü ben hâlâ metrobüsten inerken yeni bineceklerin beklediği o ütopik günün umut dolu hayalini kuruyorum. Beni dinlediğiniz için teşekkürler. 🙂