Bir keresinde, bir arkadaşımla buluşmuştuk. Uzun süredir -tam üç yıldır- görüşemediğimiz, görüşmediğimiz, sadece telefon denilen hayal kurma cihazı ile haberleştiğimiz bir arkadaşımla. Ne var ki bunda?? Telefon zaten hayatımızın olmazsa olmazı değil mi, insanları buluşturan mucizevi bir alet. Gerçekten öyle mi?!
Telefon, asimetrik bir iletişim aracıdır; arayanı aranana kavuşturur. Arama eylemi ise arayanın inisiyatifindedir çoğu zaman. İyi ya, sen de ara, arayan ol işte! Denemedim mi sanıyorsunuz; bugüne kadar geçen ömrümün yarısından fazlasını aramaya adadım. Ben iflah olmaz bir arayanım yani. En azından son elli yıldır. Bir ara farkettim ki aradıklarım “benim” aramamdan sıkılmış, bunalmış ya da en hafif deyimle “benim” aramalarımı sıradanlaştırmış. Birden kestim tüm aramalarımı. Hemen hemen tümünü yani. Öyle ya, insanlar biraz nefes alsınlar, hayatlarını heyecana kavuştursunlar. Bu kesme işlemini birden yapmamdaki gaye aslında kendimi sınamak, hatta kendimi eğitmekti, aramamaya. Bıçak gibi kesmekten başka yolu yoktu. Ne yazık ki sigara bağımlılığı gibi bir şey herhalde. Herhalde diyorum, bugüne kadar hiçbir materyale ya da maddeye bağımlılık yaşamadım çok şükür, tek bağımlılığım insanlardı, her ne kadar kalabalıklar içerisinde yankı alanına girmiş olsam da. Sigara bağımlılığı demiştim ya, çok kısa süre sonra yoksunluk benzeri bir duygu yaşatıyor insanları aramamak, kararına bağlı kalarak arayamamak. Düşünsenize, daha düne kadar arkadaşlarınızı aramak ilk işinizken şimdiyse aramamak. Ancak ve ancak, kendi iç sesinle bastır, bastırabilirsen. Hani şu, Jim Carrey’in filminde olduğu gibi hayali bir “ben” yaratmak da biraz korkutucu olurdu tabi: “Ben, Kendim ve Irene”.
İnsanlar ilkin anlamadılar onları aramadığımı, uzun süre. Anlamış olsalardı hemen arar, sorarlardı rutinlerindeki bu değişikliği. Belki de hayatlarındaki rahatlamaya dünden razıydılar ve insanoğlunun karakteri buydu; hayat kalitesindeki iyileşme her zaman beklenen, hak edilen ve hissetmeye gerek duyulmayandır. Epey bir süre sonra tek tük farkındalık dönüşleri olmadı değil; ancak bu dönüşlerin çoğunu beni aramaya dahi zahmet etmeyerek mesajlaşma servisini kullanarak yaptılar. Bunlardan iki tanesi hatırda kalıcı: “Yaşıyor musun?” Ne kadar zorlama bir giriş cümlesi, üstelik beş yılın ardından. Sanırım yanıtlamadığımı idrak edince öldüğümü filan düşünmüştür. Bir diğeri ise “Hâlâ bankada mısın?” Düşünün, tam 6 koca yıl geçmiş ben bankadan ayrılalı, kendisiyle son görüşmemiz ise 10 yıl kadar önceydi. Muhtemelen kredi işleri için filan bu girizgâhı kullandı diye tahmin ediyorum; hiç öğrenemedim, öğrenmek de istemedim doğrusu.
Anlatmayacaktım ama iki arkadaşımın durumu daha da içler acısı: Biri -bir kadın- İstanbul trafiğinde kilitlenmiş ve sanırım son seçenek olarak benimle çene çalmayı tercih etmişti. Kuvvetle muhtemel ki eğer çağrısını cevaplamamış olsaydım, herhangi bir çağrı merkezini arayıp günlük konuşma ihtiyacının bir kısmını giderecekti. “- Selam Devrim.” “- Buyrun, operatör.” On beş dakika sonra aniden trafiğin açıldığı bilgisini paylaşarak “sonra görüşürüz” dedi ve kapadı. Sonra, en az altı ay sonra tekrar aradı: DIT DIT DIITT.
Diğeri, en yakın çemberdeki biriydi. Arkadaş çemberinin çapı küçüldükçe dostluk mertebesine evrilir; işte o da o çemberlerden birindeydi, uzun süredir. Bir gün, bıçak gibi kesişimden aylaaar sonra, baktım beni ısrarla arıyor. O sırada ben telefonda başka bir yakın çemberle görüşme halindeyken tekrar görüşmek üzere mevcut görüşmemi kısa kestim ve bu “dost”a dönüş yaptım. “- Merhaba, iki kez beni uzun uzun çaldırdın, hayırdır, iyi misin?” Demez mi “Ya o sırada müsaittim, şimdi değilim, seni 24 saat sonra arayayım.” Tamam, itiraf ediyorum, 24 saat sonra eklemesini ben yaptım; doğrusu, seni yarın arayayım olacaktı. Sanırsın ki gizli ajan veya cerrah. Beni ısrarla uzun uzun aradı ve kısa süre içerisinde ona dönüş yapınca ertesi güne arama randevusu verdi. Cidden tam 24 saat sonra beni aradı: DIT DIT DIITT.
Lafı yine çok uzattım. Daha da uzatabilirim, biliyorsunuz bende o potansiyel var. Laf ebesi değilim ama yazabilirim, yazdıkça daha da açılabilirim. Eğer belleğiniz yeterince güçlüyse siz de yaşadığınız vakaları hatırlayıp, biraz da burulup yazarsınız belki.
En başa dönelim. Arkadaşımla üç yıl sonra buluştuk demiştim. Üstelik benim ısrarımla değil; yani sadece benim ısrarımla değil demek istedim. Elbette, görüşmenin detaylarını paylaşmayacağım; zaten düz giden bir hayat için fazlasıyla detay aktarmış bile olabilirim. Hoşbeş derken zaman geçti, evlere dağıldık. Artık akıllanmıştım; kimseyi arayarak bıktırmayacaktım. Baktım o arıyor ertesi gün, tabi ki heyecanla hemen yanıtladım: ” -Dün benzin biraz soluktu sanki.” Heyhat, işte son elli yılın en doğru tespitlerinden biri(!) Benim benzim, son elli yıldır, bir Kuzey Avrupalı’nınki kadar beyaz. Sanırım, üç yıl boyunca telefon denilen hayal kurma cihazı ten rengimi koyulaştırmıştı. Aslında, bu durum alınganlık veya gücenme sebebi filan değil, olsa olsa komik bir anıdır belki. Zaten, dostunuz bildiğiniz kişiye alınmanız, gücenmeniz zordur. Sadece hayal kırıklığı duyarsınız; çünkü, onun sizi ambalajınızla imgeleyeceğine pek ihtimal vermezsiniz, yani ihtimal vermek istemezsiniz. Dostluk, kafaların ve ruhların buluşması değil midir?!! Kimbilir, belki de değildir. Eğer öyle olsaydı, bu satırları yazmaya gerek kalır mıydı? Doğrusu, bilmiyorum. Artık hiçbir şeyi bilmiyorum. Ergenlik yaşımı özledim, herşeyi bildiğim zamanlarımı. Dostlarınız, sizi girdaba sürükler mi?
Burada “insan yalnız ölür” edebiyatı yapmayacağım. Zaten yeteri kadar bu konuyu irdelediğimi düşünüyorum bugüne kadar. Şimdiyse söylemek istediğim, hepimizin hayalî dostlar, dostluklar yarattığıdır. Nasıl ki arkadaşım benim çikolata renkli birine evrimleştiğimi hayal ettiyse, ben de insanların arasında doğrudan gizemli bağlar olduğunu hayal ettim çoğu kez. Böyle bir sonuca ulaşmanın, çoğu kişiye anlamsız gelebileceğinin farkındayım. Ama unutmayın, daha fazla detay vermeyeceğimi baştan söylemiştim. Gırgır’ın amatör çizerlere öğütlediği “gereksiz taramalardan kaçının” uyarısını şiar edinerek benim de “gereksiz detaylardan kaçındığımı” unutmayın.
Eskiden, pazar sabahları kovboy filmlerini merakla beklediğim çağlarda, kızılderililer çok acımasız gelirdi bana; çünkü öyle gösterilirlerdi genellikle. Şimdilerde ise kızılderili atasözleri ağzımızdan düşmez oldu. Ne ironik!! O filmlerde de “gereksiz detaylar” verilmezdi; zaten tam da bu yüzden “kovboy filmi” derdik. Halbuki, bir de dünyayı o soluk benizlinin gözünden betimlemek vardı: “UGH?!”