Kalan hayatımın birinci günü – Dünya tarihi: 14.01.2022

İki gündür spor salonuna gidiyorum. İki yıldır gitmemiştim, gidememiştim pandemiden dolayı. Şimdilerde ikinci aşımı olduktan sonra daha bir cesaret geldi sanırım, başladım tekrar salonda spora. Havalar iyiyken açık havada yürüyüş keyifli de soğuklar başlayınca gidebileceğim tek kapalı mekan spor salonu. Hâlâ alışveriş merkezlerine girerken tedirginim doğrusu. Kafeler, kafeteryalar, lokantalar, sinemalar, tiyatrolar… hepsi sosyalleşmenin araçlarıydı. Şimdi sadece spor salonunda selamlaştığım görevliler ve akranım amcalar. Hoş, ben de onların gözünde amcayım çoktan ama niyeyse hep 12 yaşımda sabitledim beynimi, hatta zekamı bile. Ne bir ileri ne bir geri.

İki yıldır pandemi var. İkinci yılda algı yoğunluğu biraz düştü sanki. Yine de iki yıl boyunca “normal” hayattan kopmuş gibi yaşadık. Yaşadık diyorum, bazıları için ot gibi yaşamak olarak nitelendiriliyor. Abartıda sınır tanımayanlar topluluğu tarafından bitkisel hayata benzetiliyor bu durum. Halbuki gerçekte, kalabalığın içerisindeki karmaşada insanların çoğu yalnızken bile kendilerini sosyalleşmiş hissediyorlar. Durum konuşması, anlık tepkiler, yüzeysel dertleşmeler tüm bu illüzyonu sağlayan. Evinizde duvarlarla konuştuğunuz sırada tek fark duvarların size sahte gülümsemeler ile karşılık vermiyor oluşu. Duvarlar yalan söylemez. Oysa kalabalıklar yalan söyler. Herkes yalan söyler de kalabalıklar daha bir coşkuyla ve inanarak yalan söyler. Yeterince alıngansanız, kafede tek başınıza oturduğunuz masanın çevresindeki sandalyelerin hemen yokolduğunu izlersiniz ve işte kalabalık size şamarını bir kez daha çakar: “Sandalye boşsa alabilir miyim?”

İkinci sınıfta, yani ilkokul ikinci sınıftayken suçiçeği veya kızamık olmuştum. Belki aynı yıl ikisini de olmuştum. Suçiçeğini geçirdiğimi çok iyi anımsıyorum da kızamık hangi yıldı ondan çok emin değil. Yine de iki çocukluk hastalığını geçirdiğimi biliyorum. Çok hafif geçmişti, ateş filan olmadı ikisinde de. Sadece basit kızarıklıklar ve kaşınma gibi cilt belirtileri. Okula iki hafta filan gitmediğimi hatırlıyorum. Ben de fırsat bu fırsat diye sokakta geçirdim bu hastalıkları. Sokakta dediysem mahallede işte. O zamanki mahalle, çocuksanız işyeriniz gibiydi; sabah kahvaltıdan sonra çıkardınız akşama kadar kovalamaca. Öğlen yemeği için anneniz çağırırdı. Bazen de oyunun tam ortasında. İşte buna karşı bazı arkadaşlarımın geliştirdiği bir yöntemi gözlemlemiştim: salçalı ekmek. Oyundan kopmamak için annesinden sepet sarkıtarak salçalı ekmek isteyen pratik zekalı arkadaşlar. Ben de denedim, beğenmedim. Yukarı çıkıp tabaktan büyük adam gibi yemek yemenin zevkini hiçbir şeye değişemezdim. Hâlâ da değişemiyorum ya. Çevremdeki birçok insan kafeteryada yemek yemenin keyfini çıkarırken eğer ben de onlarlaysam evimin mutfağındaki sebze yemeğinin kokusu burnumda tütüyor. İşte bu yüzden pandemiden onlar kadar etkilenmedim belki, kimbilir.

İki hafta aradan sonra okula tekrar gidince sanki yeni bir dünya ile karşılaşırsınız, yani en azından ben karşılaştım. İki haftada amma çok konu işlemişler bütün derslerde. Arkadaşlarımın hepsi profesör olmuştu adeta benim gözümde. Bense cehaletin mutluluğu ile mahallede oynadığımız oyunları tekrar oynamak için teneffüs zilini bekliyordum. İkinci sınıfta, ikinci sınıfa sırf üzülmesin diye kanaat notuyla geçirilmiş bir öğrenci varsa o da bendim herhalde bizim sınıfta. İki hafta aradan sonra yeni dünyaya ayak basan ben. Herşey, herkes değişmişti. Kristof Kolomb’un gördüğünden daha fazla sayıda yerlilerin arasında kalmıştım. Anlamadığım bir lisanda konuşan büyük birinin anlattıklarını dinliyorlardı sınıfta; ilkokul öğretmenimi.

İki ay önce ilkokul öğretmenimi aradım. Hem de yıllar sonra. Telefonda uzun uzun görüştük. Sanırım bana uzun geldi o dakikalar. Size de oluyor mu bilmem, ben hâlâ heyecanlanıyorum ilkokul öğretmenimle konuşurken. Çocukken nasıl da kaçacak delik arardım onu yolda görünce, sanki utanacak bişey yapmışım gibi. Halbuki çocukken neden utanmalısınız ki, zaten çocuksunuz; ne yaparsanız yapın sizin çocukluğunuza verirler. Umarım o da çocukluğuma vermiştir bu utangaçlıklarımı diyerek aradım öğretmenimi. Öğretmeni kadın olan birçok erkek çocuğun başına gelen şey benim de başıma gelmişti küçükken: platonik aşk. Şimdi telaffuz edince, aşk kelimesi çok ciddi göründü gözüme, peki, gizli hayranlık diyelim. Çocuk kafasında kavramlar tam oturmaz. En azından benim kafam hep karışıktı. Öğretmenim de bunu çoktan anlamış sanırım; ben 50’ye merdiven dayadığım iki ay önce onu aradığımda “o utangaç Devrim’i tabi ki hatırlıyorum” demez mi. Of ya, o zamandan rezil olmuşuz işte. Sanırım beni biraz sinsi buluyordu o yaşlarda. Halbuki sınıfın en saftiriği bendim, tek işim gücüm oynamak, oynamak, biraz daha oynamaktı.

“2 numara Devrim, hatırlıyor musunuz” diye sordum, onu aradığımda, girizgahtan sonra. Evet, ilkokul numaram 2’ydi. Bildiğiniz 2; sade, tek basamaklı bir sayı. İkilik tabanın 2’si işte. Böyle bir numaraya sahip olunca sınıfın, hatta okulun en çalışkanları arasında sayılmanız tipik bir önyargının sonucu olabilir. Halbuki ilk giden ilk numarayı alır misali, kayıt günü okuldaki ilk “2”yi ben kapmışım. “1” numarayı gören olmadı, galiba 1 kayıt olduktan sonra ailesiyle birlikte Almanya’ya göç mü etmişler, neydi. Kısacası, okulun fiilî 1’i, ben 2’ydim.

2 olmak, sınıf defterindeki listede ilk sırada yer almak demekti. Sözlüye ilk kalkarsınız, sizden önce tahtada can çekişen başka bir öğrenci olmamıştır daha. Bütün enerjisini sizin üzerinde deşarj eder öğretmen. Sizden sonra tahtaya kalkanların içi rahattır, başlarına daha kötü ne gelebilirdi ki.

2, yani benim numaram ilk sıradaydı sınıf defterinde. Bu ne demekti? Bu demekti ki, aslında listeye üstünkörü bakan biri sizi görmez. Nitekim öyle de oldu. Bir keresinde bilmem nerden gelmişler, her sınıfa ders sırasında girip listeden rastgele seçilecek bir öğrenciye bedava tiyatro bileti vereceklermiş. Saftiriğim demiştim ya, beni bi heyecan kapladı ya çıkarsa diye. Şimdi genç kız diyebileceğim ama o zamanlar kocaman bir kadın, gözlerini kapatarak işaret parmağını listede gezdirdi, listenin ortalarında durup gözünü açtı ve o şanslı kişiyi yanına çağırıp haftasonu tiyatro müjdesini onunla paylaştı. O gün anladım ki hayatta hiçbir insan ürünü rastgele değildir. 2’yseniz zaten hem 1 değilsiniz, hem de rastgele değilsiniz. Hangisi daha az dayanılır cinsten?!

İki samimi arkadaşım vardı ilkokuldaylen. Birine olan samimiyetim ilkokul aşkımdan ileri geliyordu, sarışın ve mavi gözlü bir kızdı. Diğer samimi olduğum arkadaşımla da o kızla teneffüste köşe kapmaca filan oynayabilmek için planlar yapıyorduk. O da benim yüzümden başka bir kızla samimiyet kurmak zorunda kalmıştı. Bu arada köşe kapmaca, küçük bir kare alanda, örneğin bahçeye inen çift taraflı merdivenin buluştuğu yüksekteki bina girişinde dört köşeye dört kişinin yerleştiği bir oyundu. Oyun çok basitti ama şimdi oyna deseniz unuttum gitti. Zaten amaç sosyalleşmekti, oyun bir araçtı. Belki ilkokul öğretmenim o yüzden beni sinsi bulmuştur, kimbilir. Yine de oyun oynamak keyifliydi. Arkadaşlarımla sonsuza kadar birlikte oyun oynayacağıma inandırırdım kendimi. İlkokulu bitirdikten iki yıl sonra, yani ortaokul ikinci sınıfa giderken bir gün yolda, tesadüfen, o köşe kapmaca oynadığım kızla karşılaştım. Birden garip bişey oldu, sanki suçiçeğinden sonra karşılaştığım yerlilerden birini görmüştüm yine. Konuştuğu lisan yine yabancıydı ve anlaşamadığımız için konuşma da iki dakikadan fazla sürmedi. O gün anladım ki iki yıllık ara insanları yabancılaştırıyor.

“İkilik çıkarma şimdi” derler ana akıma ters düştüğünüzde. Halbuki düşündüğünüz ve ifade ettiğiniz belki de bir sıçrama taşıdır onlar için. Sıçramak istemezler, yerinde saymak en rahattır. Tıpkı iki telefonu olup birini özel, ikincisini de iş için kullananların, en özel zamanlarında ikinci telefonlarının çalmasından duydukları rahatsızlık gibi. Evet, bir zamanlar benim de iki telefonum vardı; ikincisinden nefret eder hale gelmiştim aldığımın ikinci yılında. Ama, demiştim, ikinci telefon sizin için sıçrama taşıdır aynı zamanda. En azından hayatınızın dinamizmini artırma potansiyeli mevcuttur. İşte, takımdan ayrı koşanların da böyle katkı potansiyeli yüksektir bence. En azından takımı uzaktan izleyip, bazı noktalara dikkati çekme yetisi kazanma şansı vardır. Öte yandan, takıma tekrar katılınca tıpkı kızamık sonrası yerli görmüşçesine yabancılaşır.

İki kere iki dört eder derler, hatta matematikle arası iyi olmayanlar bile. Halbuki bir kafedeyseniz ve hani şu iki sandalyeli küçük masalardan birinde kahvenizi yudumluyorsanız, ikinci sandalye bir anda devleşerek sizi bir girdaba çekebilir. Kahveyi yudumlarken telvesi boğazınıza takılır, iki büyük öksürükle anca toparlarsınız kendinizi. İkiyle ikinin dört etmediğini haykıran çığlıklar duyarsınız girdabın gözünden: “İki sonsuzdur!!” İkinci sandalye hem savcıdır hem de hakim. Belki de Demokles’in ikinci kılıcıdır. Öyle ya, o ikinci sandalyenin ne zaman boş veya dolu olacağını asla tahmin edemezsiniz. Yalnızca dolu halini umarsınız; çünkü boşluk sizi hesaplaşmaya iter.

  “İkide bir ikileyip durdun da nedir bu ‘iki’ söylemedin” diye hayıflananlar için; iki, birden sonra gelen sıranın temsilidir. İki alternatif maliyettir; yani seçilmeyenin acı gülüşüdür. İki 1986’da İncirli Sineması’nda neredeyse kokpitin içerisinden izlediğim Top Gun’da Slider’in dediğidir: “Burada ikinciye puan yok!”

Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About devrimyalcin

devrimyalcin@hotmail.com
Bu yazı Uncategorized içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.