Kalan hayatımın birinci günü
Sürprizleri sever misiniz? Biliyorum, çok klişe ve ucu açık bir sorudur bu. Hem güzel sürprizleri kim sevmez ki. Dolayısıyla, cevabı çoğu kez oldukça basit görünür; güzelse sevilir, çirkinse sevilmez. Dünya tarihi, toplumların “kazan kazan” ilkesiyle yaşamadıklarını bize söylediği halde sosyal hayatın gerçekte kapalı bir oyundan ibaret olduğunu gözardı edercesine doğru yanıtı veririz bir çırpıda. Halbuki bana güzel gelen şey sana çirkin gelebilir ya da tam tersi. Öyleyse hemen hemen hiçkimse doğru cevabı vermez kendine, doğru cevabı bilemez kendince.
Kategorize etmek, bir şeyleri öğrenmek için kullanışlı bir alışkanlık olsa da çoğu kez tehlikeli bir oyundur. Hele insanları kategorize ediyorsanız. Bunu yapmayacağım; hiç yapmadım diyemem ancak hep temkinli oldum. Bilimin düsturu neydi, tek bir karşıt unsur tüm kategorizasyonu çökertir. Burada böyle beylik işlere girişmeyeceğim. Zaten hayatımın bugüne kadarki kısmında böylesine pervasız işleri hiç kendim başlatmadım, en fazla onlara itilmişimdir ve ilk fırsatta sıyrılmanın yolunu gözlemişimdir.
Burada mutluluk ve mutsuzluk kavramları, nitelemeleri arasındaki farkın sadece yapım eki değişikliğinden kaynaklanmadığını bilerek bazı karalamalar yapmaya çalışacağım sadece.
Mutsuz insanlar, yani karakteristik görünüm itibariyle mutsuz insanlar, genellikle kötü senaryoları akıllarından çıkarmazlar; kötü sürprizleri. Öyleyse onlar için kötü sürprizleri kötü diye kategorize etmenin pek bir anlamı yoktur. Kendilerini kötü olasılıklara karşı eğiten insanlar için sürpriz diye niteleyebileceğimiz en güçlü olasılık, kötünün kötüsü senaryoların gerçekleşme halidir. Böylesine “daha” kötüleşme aşamasına kendini “güncelleyebilen” mutsuz insan sadece “daha” mutsuz olur; başka bir şey değil.
Peki, ya mutluluk..? Daima mutlu olan, en azından mutluluk yansıtan insanları düşünün. Onlar ne düşünür? Ya da daha temel noktayı irdeleyelim: mutlu insan ile mutsuz insan arasındaki ayırdedici nokta ya da çizgi -her neyse- nedir? Çoğu kez nefes alabildiği için mutlulardır mutlu insanlar. Hatta sahip olduklarını düşündükleri sağlık, aile, dostlar ve diğer dünyevi zenginliklere bağlılığını adeta her an haykırırlar evrene. Mutlu insan müteşekkirdir. Olası bütün dünyaların arasından en iyisinde yaşadığına inanır; hatta bunu yürekten “bilir”. Mutlu insan olabilmek bir kabulleniştir, bir teslimiyeti gerektirir. “Ne”den dolayı mutlu olduğunu biraz derinine irdelerseniz, aslında mutluluğunun kaynağı tümüyle dünyevidir. Halbuki, dünyevilik, mutsuzlara atfedilen bir karakteristik özellik olagelmiştir her zaman. Belki bu atıf, dünyayı değiştirmeye çalışan insanların mutsuz tarafa ağır basmasından ileri gelmektedir; kimbilir.
Mutsuzlar, bilirler, hiçbir şeye sahip olmadıklarını. Tamam, baştan farkında değillerdir belki bu durumun; ancak, katmanların arasında sıkışıp kaldıklarını hissedince ve üst katmanlarda ellerini uzatamayacakları diğerlerini gördükçe tüm bu dünyevi mimari yapının afyon etkisinden öteye geçmeyeceğini de idrak ederler. Mülkiyet, satın alma, satma, ödüllendirme, ödüllenme, statü değer sistemi. Hepsinin alışkanlık şablonları olduğunu farkettikleri anda onlar için mutlu insanlar sadece daha fazla mutlu olmayı ve/veya kalabilmeyi amaçlayan bir güruh gibi görünür. Onlara göre Güç’ün daha fazla gücü istemesi gibidir bu sistemin dinamiği. Çünkü bu sistemin, bir keşif değil, icat olduğunun farkındadırlar. Muhtemelen insanın insana oynadığı en büyük tiyatro oyunu. İnsan, insana rağmen. İnsanı, insana, insanca (!) oynatan.
Alışkanlıklar, insanoğlunun illüzyonudur. Belki de homo sapiensi “modern” insana dönüştüren şeydir. Nedir? Tüm rutinlerimizdir. Sabah kahvaltısının günün en önemli öğünü olduğu hırsıyla yemektir. Kahve içmeden kafam yerine gelmez diyebilme şımarıklığıdır. Kendinden gençlere ‘oku, oku, hep oku’ telkininde bulunmak, sıra kendine geldiğinde “az sonra”ya bağlamaktır. Biraz daha sofistike düşününler için ‘gelecek yapay zekada, kodlamayı öğren’ tavsiyelerini yağdırmaya kadar ilerleyebilir. Kısacası, alışkanlıkların neyi emrediyorsa onları söylemek, onları yaşamaktır. Çocuğunu şehirdeki en iyi okulun en iyi sınıfındaki en iyi gruba yapıştırmayı emreder alışkanlılar.
Alışkanlıklar, kayalıklardaki yosun kümeleri gibidir. Dalgalara rağmen sıkı sıkıya yapışıktırlar kayalara. Biri giderse, diğeri onun yerini doldurur. Yeter ki çok dalga vurmasın. Kayaya can verirler adeta; tabi lafın gelişi. Kayanın canlı olmadığını bilmek ve yosunların geçici fotosentez kaynakları olduğunu bilmek. İşte bunu düşündüğünüzde mutsuzluk emaresi gibi algılayabilirsiniz bu tespiti. Oysa ki açık mavinin altında danseden yosun renkli gözler mutlu insana aittir. Böyle bakarsanız ufka, ondokuzuncu yüzyıl romantizmine yelken açarsınız muhtelemen: mutlak iyi ve mutlak kötü arasında kesim bir ayrım olduğu kanaatine varırsınız. Çünkü alışkanlıklarımız yer ettikçe, işin ahlaki boyutu da perçinlenmiş olur. Alışkanlık dışı her ne ise kesinlikle tartışmalı bir alandadır artık.
Dünyadaki tüm bireylere soru-cevap şansınızın olduğunu düşünün bir an için. Yaklaşık 8 milyar soruya cevap aldığınızı düşünün yani. Kendisinin mutlak kötü olduğunu ifade edecek aklı yerinde birine rastlayamazsınız sanırım. Burada kastettiğim, kötülük yapmak değil, özünde kötü olmak. Böyle bir kategori gerçekçi sayılmaz; çünkü kötüler diye niteleyeceğimiz grubun mensupları en azından kendi aralarında, en azından bir kez (diğerini gruba kabul etmekle mesela) “iyilik” yapmışlardır; ortak amaçları bir başka gruba kötülük bile olsa. O grupta yer alan bireyler de aslında karşıt grubu kötü olarak niteleyecektir. Tarih boyunca bu böyle sürer gider. Örneğin, buradan bakınca, bir Japon’u ilk bakışta bir Çin’liden fiziksel olarak ayırdedemeseniz bile Japonlar ile Çinliler’in birbirini karşılıklı kötü gördüğü dönemler gibi. Örnek çok uçuk geldiyse, amir ile memur arasındaki gerilimi düşünün bir de. Her iki taraf da başarısızlıkta diğerini çoğu kez beceriksizlikle itham eder. Tam benzemese de bir filmde izlemiştim; cerrah anestezisti, anestezist de cerrahı suçlu görüyordu hastanın kaybından. Öğretmen ile öğrenci arasındaki kutuplaşma da buna benzer. Biri öğrenmeye tamamen kapalı, diğeri de öğretimdeki hiyerarşiye takılmış olunca (sakın hangisi, hangisidir diye sormayın, çünkü tek cevabı yok) iki taraf da bilgi aktarımındaki aksaklığa dair topu karşıya atar. Hatta ‘sorun sende değil, bende’ diyen sevgili bile hiyerarşik üstün konumdadır. Sonuçta “oyun”un tarafları biribirlerini karşıt taraflarda görme eğilimine girerler. Halbuki bu sahnede roller geçişkendir, herkes her rolü oynar yeterli zamana sahip olduğunda.
Alışkanlıklar, satranç tahtasındaki taşların statüye bağlı olduğu hiyerarşik hareketleri gibidir. Sürprizler, bir piyonun vezire dönüşmesi olabileceği gibi zafere giderken bir anda “pat”a uğrayıp hareketsiz kalmanız şeklinde de gerçekleşebilir. Mutlu insanlar için; ilki mutluluk, ikincisi mutsuzluk sebebidir. Mutsuzlar dünyasında ise her yenilgi bir yengi, her yengi ise sadece geçici bir uzay-durumunu ifade eder. Mat olmadığınız müddetçe, bir durumdan diğerine geçersiniz. Belki “pat”a düşmek, başarısızlığa giden bir yolu daha öğrenmenize vesile olmuştur ki bu her türlü dünyevi zenginlikten daha büyük getiriye sahiptir. Düşünsel getiri elbette.