Kalan hayatımın birinci günü – Dünya tarihi: 16.12.2021
Bazen, bazı olasılıklara inanırsınız; gerçekleşmesini istediğiniz veya tam tersine istemediğiniz durumlara özgü olasılıklar. Farkında olarak ya da olmadan hayatımızın renkleridir onlar; beyazın bütün tonlarıyla, siyah dahil.
Örneğin, yılbaşı büyük ikramiyesinin size çıkmayacağını bilirsiniz de gölün kenarında bir hemşehriyle hasbıhal edercesine Nasreddin Hoca’nın bilgeliğini takınırsınız: ya çıkarsa! İçinizde bir umut gider bilet alırsınız ve çekiliş sonuçlarının açıklanmasını beklersiniz. En azından benim bu tür küçük dalgalanmaları yaşamışlığım olmuştur. Birkaç kez yılbaşı piyangosu bileti almışlığım var geçmişte. Dediğim gibi, büyük ikramiyenin bana çıkmayacağını neredeyse bilsem de sırf entropi artışı uğruna heybeme küçük umutlar attım. Hatta birkaç kez, amorti mi her neyse bana çıkmışlığı da oldu. Teselli para ödülünü almaya gitmedim bile; çünkü büyük ikramiye şansı artık ortadan kalmıştı. Tabi, küçük umutlarla birlikte.
Peki, ya gerçekleşmesini istemediğimiz olasılıklar..? Örneğin, bindiğiniz uçağın siz içindeyken düşmesi veya hayat tarzınızla özdeşleştirdiğiniz işinizden ayrılmanız. Sevdiklerinizden ayrılmanız veya bir geceyarısı acı telefon sesi. Bunların hiçbiri günlük hayat planımızda yer almaz, çünkü hayatın olağan akışında karşılaşılan durumlar değillerdir. Zaten karşılaşırsak, hayat olağan çizgisinden sapar.
Bizim istediğimiz, hemen hemen her zaman, iyi haberler duymak, ilgilendiğimiz kişilerin ilgi odağında olmak, odağında değilsek bile düşme kaygısı duymaksızın onların düşünce yumağında bir kırıntı olmaktır. Bu “kırıntı” deyimi bana ait değil; yıllar yıllar önceydi (hep bu hikaye anlatıcısı girişini söylemek istemişimdir, kısmet bu paragrafaymış), yaklaşık yirmi yıl önce Aikido hocam uydurmuştu bu deyimi. Yani, eğer o da bir başkasından duymadıysa kendisi uydurmuştu diyorum. Derdi ki “Arkadaşlar, beni hatırlamasanız bile gönlünüzde benden hep bir kırıntı kalacaktır”.
Hocanın, deyişini kendimce “aklınızda” diye çevirirdim. Doğrusu, ilk başta biraz narsisist, hatta belki de megalomanca bulmuştum bu söylemini. Ancak, yıllar sonra o hocayla yollarımız çoktan ayrıldığında farkettiğim küçük kırıntılar neredeyse bazı fiziksel hareketlerime nüfuz etmişti gerçekten. Örneğin, elimle dairesel bir figür tarif ederken aklıma bizim hocanın tiyatral Aikido figürleri gelmekte hâlâ. Tiyatral dememin sebebi, hareketlerin karakteristik noktalarını açıklamaktaki en iyi yöntemin o hareketi karikatürize etmekte yattığı içindir. Bu bakımdan hocam iyi bir Aikido öğretmeniydi diyebilirim rahatlıkla. Aikido’yu iyi yaptığı için değil, Aikido’yu iyi öğrettiği için. Kendi adıma, bu mücadeleyi “matematik yapmak” ile “matematik öğretmek” arasındaki nüans gibi düşünüyorum şimdilerde. Matematikte bile Aikido’nun dairesel figürleri gayriihtiyari düşüyor aklıma, hele bir de ikisinin döngüsel ortak karakterini düşünürseniz. İkisinde de dönüp dolaşıp aynı temel figür veya aksiyoma dayanmanız gerekiyor; ikisinde de siyah kuşağa bürünmüş olsanız bile. Belki de gönlüne işlemek, işte böyle bir şey.
Olasılıklar, olasılıklar, olasılıklar… Hep beklediğimiz bir dost sesi iken sosyal yaşamın gerçekte büyük ölçüde “menfaatler denklemi” ile işlediğini, evet, iliklerinize kadar işlediğini hissettiğiniz hayal kırıklığı anları. Oysa siz, bindiğiniz uçağın havayoluna güvenmek istersiniz. Ve dost bildiğiniz, sizi aradığında sabırsızlıkla telefonu yanıtlamaya can atarsınız. Çünkü siz her zaman beklersiniz ama karşı taraf bekletilmeye gelmez. Sahi, size söylemiş miydim, ben hiç yoğun olmadım. Her Cuma akşamı iş çıkışı fihristimi açıp arkadaşlarımın numaralarını çevirirdim. (Fihrist, tuşlara basmak..?!) Yıllarca iflah olmadı bu tuhaf alışkanlığım, arayışlarım. Olumlu olasılıkları artırmanın tek yolunun, denemeleri artırmak olduğuna inanırdım nedense. (Eski bir matematik hikayesi bu, onu sonra anlatırım.) Telefon rehberimin satır sayısı sınırlı olduğundan her hafta döngüsel bir çabaya dönüşmüştü. Yani, olumlu olasılıklar yıllara sair ölümlü olasılıklara dönüştü: ilişkilerin öldüğü sonuçlara.
Bir gün gelir kafanıza dank eder: “Herkes senin gibi”. Sadece herkesin ilgi alanı farklı ve zamana göre değişken. Eğer sen sabit kalıyorsan, bu senin sorunun, tüm dünya da seninle birlikte sabit kalmak zorunda değil. Aslında sen de sabit kalmıyorsundur. Kalamazsın, çünkü hayata kayıtsız kalamazsın. Evdeki kedine bile iki gün mama vermezsen ya da veremezsen külahlar değişir. Hayat, menfaatler denklemi.
Yine sonuçsuz bir uzaya gidiyor bu satırlar da. Zaten sonlu olacağı iddiasını taşımadı ki hiç. Belki sonuç yok ama sonlar var; işte bu kesin bilgi. Başlangıcı olan her şeyin sonu vardır. Yok, Matrix repliği değil. Kastettiğim sadece şu: başlattığımız hikayelerin sonu gelir. Öyle hikayeler ki kendimizi menfaat denkleminden soyutlayıp yarattıysak kurgusunu, gerçek ile gerçekdışını ayırt etmemiz imkânsızlaşır. Zeki olmak da fayda etmez; bilakis zekiyseniz kurgunuz daha da inandırıcıdır.
Hikaye kurgulamak nispeten kolaydır, ancak o hikayenin gerçekleşme olasılığı, anlatıcısının ikna becerisine bağlıdır. Hem Üstat Şekspir ne demiş:
“Words are easy like the wind,
Faithful friends are hard to find.”
Böyle entel-dantel sözler sıkıcı gelirse diye kamyon aforizmasını da ekleyeyim:
“Her dost, dosdoğru dost olmuyor.”
Olmayınca olmuyor.